Hava soğuk, etraf karlı. Burası civarın en yüksek köylerinden biri. Köylüler, yaz boyunca tarlalarda çalışıp kışlık tedarik ediyor, kış her şeyi o bembeyaz, kalın örtüsünün altına sakladığında, herkes evinde gelecek baharın ılık günlerini bekliyor.
Ama böyle zamanlarda dağlar bayırlar olmasa da, yürekler bahar çiçekleriyle donanabilir, ebedi bahar ikliminden esen meltemlerle nice umutlara, nice coşkulara yelken açabilirdi.
O, kış geldiğinde çevre köyleri ziyarete çıkardı. Bu ziyaretlerde bir usulü vardı. Köye önceden haber gönderir, kararlaştırılan gün gelince de, yanına birkaç talebesini alarak yola çıkardı.
Köye vardığında doğruca camiye gider, orada sohbete başlardı. Sonra eller kenetlenir, pişmanlıklar, güzel yarınlara dair umutlar yüreklerden kelimeler akar, tevbeler yapılırdı. Akşama kadar camide kalırdı. Akşam olanca da köylülerden davet eden birisine misafir olurdu. Ertesi sabah, köylüler farklı bir coşkuyla camiye gelir, Gavs Hazretleri de teşrif eder, teveccühe otururlardı.
İşte bu sefer de öyle oldu. Gavs Hazretleri, misafir kaldığı evden ayrıldı, caminin önüne geldi. Herkes çoktan toplanmıştı bile. Tam o esnada bir ağlama sesi duyuldu. Dönüp baktıklarında, iki kişinin kodluğunda zorla yürüyen yaşlı bir adamın yaklaştığını gördüler.
Yüz on yaşlarında olduğu söylenen bu adam, aynı zamanda köyün ağası. Gavs Hazretleri’nin önüne kadar geldi. Bir taraftan ağlıyor, bir taraftan da başına dizlerine vurarak şunları söylüyordu:
- Ahh kurban olayım. Siz niye zahmet edip buraya kadar geldiniz? Aslında biz gelmeliydik! Ahh kurban olduğum ahh”..
Gavs Hazretleri bir an durdu, başını kaldırdı, ağaya şöyle dedi:
- Ağa! Ben Rasulullah s.a.v.’in korkusundan geldim. Haşr meydanında Rasulullah s.a.v Efendimiz şöyle soracak:
- “Ey şeyhler, ey âlimler, ey hocalar! Niçin tebliğ etmediniz?
- Niçin vazifenizi yapmadınız?
- Neden benim ümmetim cezaya çarptırılıyor?
Biz ise şöyle cevap vereceğiz:
“Canım sana kurban olsun ya Rasulallah! Biz vazifemizi yerine getirmek için cami yaptık, medrese yaptık. İnsanların bir kısmı geldi, onlarla ilgilendir. Diğerleri ise gelmedi.
“Bu sefer Rasulullah s.a.v. şunu soracak: “Peki siz niçin onlara gitmediniz?
Köy köy, mahalle mahalle, kapı kapı niye gezmediniz?..
İşte Ağa ! Ben de mecbur kaldım, Rasulullah s.a.v’in korkusundan böyle bir kış günü size geldim…
Herkes ağlıyordu. Camiye girildi…
Bu menkıbe bize bir şeyler söylemiyor mu?
Bazı hakikatleri haykırmıyor mu? Ne dersiniz?
Rasulullah s.a.v. Efendimiz’in mahşer gününde soracağı bu soruya, sadece Gavs k.s Hazretleri mi muhatap?
Değil elbette. Tebliğ hizmetinin içinde bulunan herkes, iman nimetine kavuşmuş her insan, sorumlu olacak. Hepimiz kabiliyet ve imkânlarımıza göre hesaba çekileceğiz.
Dönüp bir kendimize bakalım; bize ikram edilmiş imkanları düşünerek Allah ve Resulü huzurunda mahkemeye çıkarıldığımızı bir düşünelim.
İlim verilmiş olanlarımıza, “İlminizin gereği gibi amel ettiniz mi?, “Hakikatleri, yaşayarak insanlara anlattınız mı?” diye sorulduğunda cevabımız ne olacak?
İnsanların itimadını elinde bulunduranlarımız, vakıf-dernek gibi hizmetlerde, hele de bunların heyetlerinde bulunanlarımız bu sorulara ne kadar hazırlıklı?...
“Size yönlendirilen gönüllere gereğince rehberlik yaptınız mı?”
“Önünüze serilen imkânları, yetkileri gerçekten insanların hizmetinde kullandınız mı?”
“Bu imkân ve yetkileri veriliş gayesine göre mi, yoksa benliğinizi tatmin için mi kullandınız?”
“İnsanları Hakk’a hakikate götüren bir zemin, bir köprü oldunuz mu?”
“Yoksa size bahşedilen bu güvenin, bu imkanların sağladığı prestij ve güçle nefsinizi mi tatmin ettiniz?”
“Gayreti, kabiliyeti olan insanların önünü açtınız mı? Onları hizmete kazandırmak için benliğinizden vazgeçtiniz mi?”
“Bu itimada layık olmak için alçak gönüllülükle istişareler yaptınız mı?”
Bu sorulara ne cevap vereceğiz? Sahi, alnımız ak, vicdanımız temiz mi? Hangi cevapları hazırlıyoruz?
Evet; içimizde din ve iman konusunda güven ve saygı duyulanların sorumluluğu daha ulvi ve daha hassas.
Allahu Teâlâ, kalplere sevgi koymuş, yönlendirmiş ve söylenecek sözü, gösterilecek işi yapmaya hazır hale getirmiş.
Bu öyle büyük bir nimettir ki, maldan-mülkten, en kuvvetli iktidardan da hayırlıdır. O halde bunun gereğini yerine getirmek için dertlenmemiz gerekmez mi?
Artık nimet elimizden alınmadan gereğini yerine getirelim. İnsanların üzerimizde hakkı var.
Mahşer gününde, yukarıda Gavs Hazretleri’nin buyurduğu gibi, bu hakkı bizzat Rasul-i Ekrem s.a.v. ümmeti adına isteyecek.
O köylüleri ağlatan bu sorgulama,
bizim kalbimizi de titretiyor mu?...
Kaynak:
Semerkand, şubat 2003, Kemal Süleymanoğlu,